Ayaş, Beypazarı, Nallıhan Kuş Cenneti, Uyuzsuyu Şelalesi, Göynük

Aylardan Nisan, yıllardan 2007 idi. 14-15 Nisan tarihli hafta sonu için güzel bir sürpriz gezi yapmak, kendimizi yollara vurmak amacıyla haritalarla ve onlarca telefon görüşmeleriyle geçen bir haftanın ardından, cumartesi sabah erkenden yola koyulduk. Kesin olan tek şey, Ayaş yolundan Beypazarı ve oradan Göynük'e gitmek üzere yola çıktığımız idi, zaman, duraklanacak yerler, yenilecek içilecek yerler tamamen akışına bırakılmıştı.

 
(uyku mahmuru iki kişi ve yollar)

Sanırım bu yazıyı geziden uzun bir süre sonra kaleme alabildiğim için böyle bir giriş oldu. Herneyse diyelim ve yola koyulalım. Dediğim gibi, daha önce gitmediğimiz bir yol olduğundan etrafta inceleyecek çok şey vardı. Ankara'dan çıkmaya çalışmak ise ilk engelimiz idi. Sincan'dan, Yenikent'den, 4. Ana Jet Üssü önünden ilerleyerek Ayaş yoluna varabildik. O tarihlerde bu yolda çift yol çalışması yapılmakta idi, bu sebeple virajlı, çakıllı, şerit ihlali yapanlarla dolu insanı ayık tutan bir yol idi, şimdiye bitmiştir veya büyük kısmı tamamlanmıştır düşüncesindeyim.Yolda gördüğümüz Yeşildere Mesire Yeri, Kebapçı Karadayı ve gözlemeci teyze, Yeşil Vadi Özel Aile Piknik Alanı mola verilebilecek yerler. Hatta buralara mangala, pikniğe gelinebilir, denenebilir gibi göründü bize, ama elbette öğlen saatlerinde görmek lazım kalabalığı ve etrafı. Uzatmayayım, yol uzun zaten, Ayaş'a vardık, içinden etrafı izleyerek sakince geçtik. Aklımda Ayaş'ın çıkışında güzel bir mesire yeri olduğu söylenen Ayaş İçmeler bölgesi vardı, Ayaş'ı 20 km geçtikten sonra solda içmeler sapağını görüp döndük.

Ayaş İçmeler, bu sapaktan 3 km mesafe de, ama oldukça kötü bir yol olduğundan 15-20 dakika da varabiliyorsunuz. Kötü yoldan kastım, mıcır dolu, sürekli yavaş yavaş tırmanılan, ama çok da dar olmayan bir yol. Yolun sonunda bir bariyerle karşılaşıyorsunuz, Ayaş Spa adlı tesisin girişi burası. Komik olan, yolun başka bir yere gitmiyor oluşu, yani ana yoldan dönünce dümdüz buraya giriyorsunuz :) Doluca olan otoparkta bir yer bulup, tesisi gezmeye başlıyoruz. Kazınan karnımızı doyurabileceğimiz, kahvaltı edebileceğimiz bir yer var hayalimizde.Ama burası bir huzurevi kıvamında, veya hastane diyebileceğimiz tipte bir tesis. Anlaşılan o ki zaman zaman mangal yakılıyor, zira bir iki mangal yeri mevcut tesis içinde, ama otelden ziyade hastaneyi andıran bir bina, bahçede ise pijamalı, sağlık veya şifa arayan kişiler olan bir yeşil alan burası. Kahvaltıdan vazgeçip, içmeceyi bularak bir tadına bakmak derdine düşüyorum, akan suyun başındaki uyarılar korkutuyor bu sefer. Buradan akan su, bağırsakları tertemiz yapıyormuş, bunun içinde aç karnına şu kadar içmek, sonra beklemek, sonra bu kadar içmek filan gerekiyormuş. Dedim bir tadına bakayım en azından, elimi uzatmamla bağırmam biroldu, çünkü su kaynar akmakta imiş. Bu esnada ettiğim küfürler etraftakileri iyice tedirgin ettiğinden, sakince arabamıza doğru gidip, hızla geldiğimiz patikaya geri dönüyoruz. Patika boyunca manzaranın güzelliği giderken dikkatimizi çekmişti, bu sefer durup fotoğraf çekiyoruz ve sabah evden yanımıza aldığımız bir iki kahvaltılığı mideye indiriyoruz.


(Ayaş içmeler yolu ve içmeler tesisi)

Ve Beypazarı'na doğru yola devam ediyoruz. Sapaktan tekrar yola koyulduğumuzda, Akyaka'ya giriliyor. Akyaka'dan Beypazarı'na 23 km yolumuz var. Yolda Balıkçı Doğan'ın Yeri, Akçakavak Köyü, Organik Tarım Alanı (ODTÜ'lülerin işlettiği yer olmalı burası, şekilsiz ama gerçekten lezzetli sebzeler gelmişti buradan (ama burası da olmayabilir, galiba Elmadağ tarafında da bir yer varmış) ve hemen ilerisinde geçtiğimiz bir köprü, not defterine yazdığımız yerler. Buralara ayrıca gelinebilir düşüncesiyle bir kenara not edip yola devam ediyoruz, ve Beypazarı'na giriyoruz. Beypazarı içinde, arabayla epey dolaştık. Eski Beypazarı, vadinin arka tarafındaki evler, ara yollar, normalde turistlerin gelmediği yerler dolandığımız yerlerdi. Elbette çeşmeden akan sodadan içtik, Hıdırlıktepe'ye çıktık, manzarayı seyrettik, yani normal turistlik te yaptık. Ama aslen acıkan karnımızı doyurduk. Hünkar Sofrası'na girdik, o saatte açık olan ender yerlerdendi. E tabi menülerinde kahvaltı olmayınca öğlen yemeği kıvamında siparişlerimiz oldu. Zaten menü de oldukça iştah açıcı idi (ki menüyü de fotoğrafladım). Meşhur Uruç kapaması, tarhana çorbası ve yaprak sarma ile midemize de gezide olduğunu hatırlattıktan sonra, tekrar yola koyulduk.


(Beypazarı şadırvanı, sokakları, kale manzaraları ve yemekleri)

Çayırhan'a girmeden önce kocaman bir termik santral karşıladı bizi, çıkan dumanlarıyla oldukça ihtişamlı görünüyordu. Nallıhan'a doğru devam ederken, kendimizi Nallıhan Kuş Cenneti'nin kenarında buluverdik, hemen atladık arabadan. İlginç kuşları fotoğraflamaya çalışırken sanırım biraz da ürküttük onları, sonra arabayı tripod gibi kullanıp kendimizi kuş cennetinin gölünün önünde fotoğraflayarak yola devam ettik.


(Termik Santral ve Nallıhan Kuş Cenneti)

Nallıhan'ı, turistik eşya satış yerlerini gösteren tabelaları görmemize rağmen, ilerleyelim diyerek tam gaz geçtik. Nallıhan'dan çıktıktan bir süre sonra, sola doğru bir sarı tabela dikkatimizi çekti: Uyuz Suyu Şelalesi. Haydi diyip freni kökleyip (biraz da geri gitmemiz gerekti tabi :) ),  girdik yola.  Önceleri bir köye doğru giden, toprak bir  yolda ilerledik (bakınız ilk üç fotoğraf). Yol üzerinde, sağa doğru tepeyi gösteren ve şelaleyi adresleyen bir tabela daha vardı, döndük. Muhteşem bir yol bizi bekliyordu. İlerledikçe, yol daraldı, daraldıkça arabada heyecan arrtı. Zira sürekli yükselmekte idik ve yolun bir tarafı (sol) derin uçurum manzaralı idi. Efendim burada şunu net olarak söylemek istiyorum, sadece bir arabanın geçebileceği genişlikte yerleri olan, karşıdan araba gelirse birinin geri geri boş bir yer bulana kadar gitmesini gerektirecek, toprak kayması nedeniyle koca koca taşların yolda durduğu, aynı toprak kayması sebebiyle uçurum tarafındaki kısmın yerdeki teker izini kaybedecek kadar aşağı gitmiş olması ve buralarda aşağı gitmemek için hızlanarak (hız derken 20 km'den bahsediyorum) besmele çekip ilerlenmek zorunda kalınılan bir yol bu. O heyecandan araba da çıt çıkmadığı gibi, fotoğraf ta çekmemişiz, gösteremiyorum. Ama manzara ve yol hakkında bir fikir edinmek için 4. ve 5. resimlere bakabilirsiniz. Özetle, tırmanmaya başladığımız tepeden sonra, 4 dağ daha atlayarak (bu dağların yukarlarda birbirine yaslandıkları yerlerden ilerleyerek), toplam 45 dakikalık bir yolculuk yaptık. En yakın yerleşim birimine oldukça uzak bir yerde, telefonların çekmediği, tamamen doğanın ortasında yol  biraz genişledi, ve aşağıya doğru bir tabela daha gördük: ŞELALE.



(Yoldan dönülen Uyuzsuyu Şelalesi yolu, dağ yolları, şelale sapak tabelası)

Orada arabayı bırakarak (çünkü buraya kadar geri dönmek istesek arabayı çevirecek yer dahi bulamamıştık) aşağıya doğru yürüyelim bir bakalım dedik. Daha da uzak bir yerse, oralarda biraz takılıp geri dönüş yoluna gidecektik. Ancak, o dağlık ve yamaç olan yerde, kocaman bir düzlük bulduk. Bu düzlüğün diğer tarafı yine tahmin edeceğiniz üzere derin bir uçurum idi ve etrafı kadim ağaçlarla çevrili idi. Uyuz Suyu denilen ise, hakikaten uyuz bir su imiş, bacak kalınlığında, ama gürül gürül akan bir su. o düzlükte salına salına dolanıyor ve uçurumdan aşağıya inanılmaz bir gürültü ile dökülüyor bu su. Sese bakınca sanırsınız Niagara kalınlığında bir şelale var yakınlarda. Ağaçların ve düzlüğün resimlerini aşağıda bulabilirsiniz.

(Uyuz Suyu Şelalesi, yayla yeri, inanılmaz ağaçlar ve masa yanından akan uyuz suyu)

Uyuz Suyu dönüşünden sonra, artık öğleden sonrada bulunuyor olmamız sebebiyle, Göynük'e doğru ilerlemeye başladık. Göynük içinde bulduğumuz oldukaç uygun fiyatlı misafirhaneye rağmen, doğa içinde kalalım düşüncesinde idik ki bir tabela yönlendirdi bizi: Göynük Doğa Otel. Gittik, pazarlığımızı yaptık, odamızı tuttuk ve tekrar yola çıktık. Efendim bu civarda iki adet göl bulunmakta: Çubuk Gölü ve Sünnet Gölü. Biz öncelikle Çubuk Gölü'ne gidelim dedik, ki gittik de. Bu göl, dağların arasında, muhtemelen oldukça derin, küçük yuvarlak bir karagöl.  Çevresini dolaşırken bir film seti ile karşılaşılıyor. Değirmenlerin, bir tahta iskelenin ve kayığın bulunduğu bu terkedilmiş set, ortama ilginç bir hava katmış. Gölün diğer tarafında ise bir çay bahçesi var. Orada dolaşan bir devasa kangal köpeği ile oynayabilirsiniz. Çubuk Gölü ve Göynük çevresi için, detaylı ve güzel anlatımlarıyla sebebiyle takipçisi  olduğum gezimanya blogcusunun yazısına bakabilirsiniz.


(Çubuklu Göl manzaraları, göl kenarındaki terkedilmiş dizi setinin kalıntıları (değirmenler, kayık, vs) aynı numara ayaklara sahip olduğumuz kangal köpeği ve yol ortasından çıkan ağaç)
Kaldığımız otel, Göynük Doğa Otel idi. Söylediğim gibi, yol üzerinde gördüğümüz tabelaları takip ederek bulduğumuz bir yer idi. Oldukça büyük ve tur şirketleri ile anlaşmalı bir otel olduğunu akşam olunca anladık. Zira akşam yemeği, iki ayrı turun katılımcılarının doldurduğu teras katındaki kafeteryasında verildi. Temiz bir tesis, bölgede Göynük içinde değil de doğa içinde, orman içinde kalmak istiyorsanız tercih edilebilir. Aklımda kalan bir konu, büyük şişesi 5-6 lira olan Cumartesi şarabının, küçük şişesini 40 Lira gibi bir fiyata satmaları idi. Otel sahibinin akşam yemeğinden sonra yerel oyunları oynaması, otel içerisinde yeralan yerel ürünleri satan bir amcanın bulunması, resepsiyondaki biri güleryüzlü diğeri asık yüzlü görevliler, Göynük Doğa Otel'den diğer aklımda kalanlar. Oralarda bir kez daha kalmak sitersem, başka bir yeri tercih etmeye çalışırım, onu da belirteyim. Hava karardıktan sonra, tek tük atmaya başlayan kar, bizi biraz düşündürmeye başlasa da, ertesi günü kaldığımız yerden maceraya devam ettik efendim.

(Göynük Doğa Otel bahçesi manzaraları: göletten su içen ördekler, kapıda bekleşen tavuklar, kabaramazsın kel fatma diye kızdırılan hindi, otelin arka görünümü ve manzaraları)

Sabah erkenden, kahvaltıyı müteakip yola koyulduk. Hedefimiz belli: Sünnet Gölü. Yoldan saptıktan sonra epey bir yolu varmış Sünnet Gölü'nün. Bir önceki günkü Uyuzsuyu Şelalesi yolundan sonra, gayet geniş ve güzel gelen, ama aslında yine bir tarafı uçurum toprak yollardan geçilerek, bir köyün tam ortasından geçip tırmanılan dağın üstünde bu göl. Yolu bu şekilde tanımladığıma bakmayın, bir kaç defa durduk bu yolda. Kenarlarından ince akarsuların aktığı, envai çeşit çiçeğin ve koyu yeşil bitki örtüsünün bulunduğu bu yoldan, aşağıda resmini göreceğiniz çiçekten de bir kaç kök aldık çamura bata bata. Dağların arasından ilerleyen yolun görüntüsü, durup uzun uzun baktıracak kadar güzel bir manzara idi. Sünnet gölü ise, Çubuk Gölü'nden farklı olarak, büyük ve çevresi dağlık bir yapıda idi. Göl kenarında bulunan otel, aslında bu geziyi düşünürken ilk kalmak istediğim yerdi, ama rezervasyon için telefon ettiğimde karşılaştığım tutum ve fahiş fiyat sebebiyle burada kalmaktan vazgeçip, bu yazıya konu olan gezerek ilerlemek ve bulduğumuz yerde konaklamak modelini tercih etmiş idik, iyi ki de öyle yapmışız. Sünnet Gölü otelinde, kalınabilecek müstakil ve pansiyon tipli odalar var. Gölün çevresinde ve otelin arka tarafındaki vadiye doğru tur atılabilinmesine olanak sağlayan bir yürüyüş-araba parkuru var. Hiçbir mekanik gürültünün bulunmadığı, sessiz bir ortamda sakin, huzurlu bir zaman geçirilir burada. Otelin kafesi, çeşitli av malzemeleri ile süslenmiş. Soğuk olan bu pazar gününün kahvaltı sonrası kısmını burada geçirip, kahvelerimizi de içtikten sonra tekrar yollara düştük.
      
(Sünnet gölü yolu ve geçilen köyler, ormanda açan muhteşem çiçekler, Sünnet Gölü, suyun ne kadar çekildiğini gösteren iskele, göl çevresi yürüyüş yolu manzaraları)

Ana yola çıkıp, Mudurnu istikametine doğru devam ettiğimizde acıkmaya başlayan karnımız, Mudurnu'ya girdiğimizde zil çalıyordu. Niye ise benim aklımda hep besili köy tavuklarından gril gibi yemekler varken, şehirde bir tur atıp Mudurnu Yarış Kaşı Konağı'na girdik. Kabaklı börek, güveç gibi yiyeceklerden ev baklavasına kadar yöreye özgü yemeklerin bulunduğu turistik bir otel-restoran Mudurnu Yarış Kaşı Konağı. Yine bir tur geliyordu, köşede bir yerde bir masaya oturduk bomboş mekanda, az sonra gelen tur insanlarının kalabalığı ve gürültüsü ile boğulup satış kısmından erişte, tarhana gibi malzemeler alarak devam ettik yolumuza.

(Mudurnu Yarış Kaşı Konağı ve lezzetli yemekleri)

Yeni hedefimiz Abant Gölü idi, arka yoldan Abant'a ulaşacak, orada biraz vakit geçirip, belki çay-kahvemizi içtikten sonra, ilerleyerek İstanbul-Ankara otoyoluna çıkacaktık. Lakin bu arka yolun virajlı ve dağa tırmanıp tırmanıp dik bir şekilde aşağıya doğru inilen bir yol olduğunu bilmiyordum. Dar ve pek te tenha olmayan bu yolda ilerlerken başlayan kar yağışı, artık yorulmaya başlayan bendenizi yien sağa çekip mola vermeye itti. Abant'a vardığımızda oh dedim, artık yolumuz düzgün (erken konuşmuşuz o ayrı). Abant, bildiğimiz Abant, amacım Abant'ı anlatmak değil. Ancak, yağan yağmur ve kar sebebiyle balçık içinde kalmış olan piknik masaları, bıçkın delikanlıların faytonlara bindiği, minibüslere ve Tofaş'lara binip buralara gelmiş onlarca insanın olduğu bir görünümü vardı Abant'ın. Buraya kadar gezdiğimiz her yerde tek tük insan gördüğümüzden midir, doğa içinde sessiz, huzur içinde olmaya alışmaya başladığımızdan mıdır, yoksa gittiğimiz yerlerin ticarethaneden ziyade doğa içinde minimal tesisler olduğundan mıdır bilemem, pek de barınamadık burada. Kapsama alanı olduğu için rahat rahat telefon görüşmelerimizi yapıp, yola koyulduk.

(Arka yoldan Abant'a gitmek için dağ tırmanırken bastıran kar yağışı, Abant'ta kar arasında kalmış çiçekler, Abant Gölü)

Dönüş yolumuz, yorucu idi. Otoyolda bastıran kar yağışı, Nisan'ın ortasına geldiğimiz için kış lastiklerini çıkarttığım için daha da stresli bir hal aldı. Kar küreme araçlarının peşi sıra, otoyolda şerit değiştirmeye çalışırken sağa sola kayan araçların arasından, yanımda uyuyan eşimi uyandırmamaya gayret göstererek ve uyandığında bir mola daha vererek, karsız, yağışsız Ankara'ya vardık.

(eve dönüş otobanı :( )

Gerçekleştirdiğimiz geziler içinde en hareketli ve dolu dolu olan bu 36 saatlik gezi sırasında, bir küçük not defterine notlar aldık, sizlerle de detaylarıyla paylaşırız diye. Neler yoktu ki bu deftercikte, kaçıncı km de ne ile karşılaşılacağı, yollarda nerelerde ne gibi tesis, engel, bozukluk olduğu, yolların tam tarifi, mekanların ve kişilerin isimleri, detayları... Lakin kaybettik, fotoğraflar kaldı yadigar. Dayanamadım, yazmak istedim defterimiz olmasa da, sonuç olarak aklımda kalanlarla işte bu yazı oldu. Dediğim gibi, 36 saatlik bir gezi, ancak 11 ay sonra tamamlanarak yayımlanabildi. Sürçi lisan ettiysek affola. Katmak istedikleriniz varsa, yorum yaz linki sizi beklemekte.

Yorum Yaz